5 Temmuz 2010 Pazartesi

YILLARIN İZDÜŞÜMÜ

Yılların İzdüşümü from Caner DEMİRCAN on Vimeo.


Daha önce de gol atmıştım ama en keyif vereni 90. dakikada atılan gol. Önemli olan maçın yıldızı seçilmek değil, aradan zaman geçtikten sonra da güzel hatırlanabilmek.
İşi ticari çıkara dönüştürmemi teklif ettiler, ancak bunu yapmayarak parayla satın alınamayacak bir çok şey kazandım zaten. Defalarca salonun alkışlarla yankılanması, hocalarımın gülmekten gözlerinin yaşardığını izlemek, daha önce farklı çevrelere dahil olduğumuz için hiç merhaba bile dememiş olan kişilerin tebrik ve teşekkürlerini almak, kimseyle dargın kalmayıp herkesin iyi dilekleriyle ayrılmak... Bu kadar güzel veda edebileceğim aklıma gelmemişti. Mezuniyet törenimin bendeki iz düşümü mutluluk verici oldu. Umarım hocalarımın istediği gibi, insanları güldürmeye devam edebilirim.

28 Mart 2010 Pazar

Heykellerin sesi, seslerin heykeli... -the 2nd & the 1st-

Dünyanın çeşitli yerlerinde büyük yankı bulan "the 2nd & the 1st" -müzikten heykele- sergisi ülkemizde de görücüye çıktı. Sanatçının başyapıt sayılabilecek müzik eserlerini heykelleştirerek somutlaştırdığı sergiye ilgi büyük oldu. Fantezi müzikten arabeske çeşitli şarkıların ezgileri hamurla birleşip can buldu. Özellikle "senden çocuğum olsun istiyorum" isimli eser görülmeye değer. Bu sanat ziyafetini sanatalık modern sanatlar galerisinde ziyaret edebilirsiniz.

Sergilenen bazı eserler:


Manda yuva yapmış söğüt dalına



Batsın bu dünya



Seni anan benim için doğurmuş, hamurunu benim için yoğurmuş



Kırdın kalbimi, gel al gönlümü



Senden çocuğum olsun istiyorum, gözleri senin gibi baksın

24 Mart 2010 Çarşamba

İZ

Kitabın arka kapağının üstünde duran izleri hiç farketmedi muhtemelen. Farketmemesi için çok uğraşmıştım da. Fazla değil sadece bir kaç kat izi. İç sayfalara doğru devam eden ve kitabın ortalarında kaybolan izler.
O kitabı bulabilmek için bir kaç yer dolaştım, akşama kadar gezdim hatta. Ben de meraklıydım bu kitap için ama esas neden onun istemesiydi. Kitapçılarda gezinip bulamadıkça umudumu yitirip en azından gezmiş oldum diye avunurken son denememde buldum kitabı. O da çok kolay sayılmaz, önce bekletip sonra depodan getirttiler. Ama gıcır gıcır dokunulmamış haliyle o hiç açılmamış sayfa kokusuyla kitaba ulaştım sonunda. Amcacına ulaşabilmek güzel bir duygu. Belki de bu huzur ve mutlulukla kitapçıdan dışarı çıkınca sokağın başındaki çiçekçiye ve çiçeklerine daha dikkatli bakabildim. Çiçek kokuları artık daha güzeldi. Odam da böyle güzel koksun diye dayanamayarak bir demet sümbül alıp attım çantama. Az önce satın aldığım kitabın hemen yanına.
Gün boyu dolaşmanın verdiği yorgunlukla önce bir yerlerde oturup yemek sonrasında hiç gelmeyecekmiş numarası yapan otobüsü bekleyip eve dönmek epey vaktimi aldı. Eve döndüğümde çoktan güneş batmış hatta akşam haberleri bitmişti. Bu zamana kadar sümbül ve kitap başbaşa kaldılar. Odama girer girmez sümbülleri suya koyabilmek için çıkardığımda korku ve kendime karşı bir öfke duydum.
Dikkatsizliğim tutar bazen, istemeden yanlış yaptığım olur. Çiçekçi sümbülleri sudan çıkarıp vermişti bana. Saatlerce kitabın yanında dururken suyun bir kısmını kitaba bırakmıştı. Ne yapacağımı şaşırmış halde kitabın eğrik büğrük duran sayfalarına baktım. Artık o yeni kitap değildi, ıslak ve yıpranmış görünüyordu. Bu halde onu kimseye vermek içimden gelmedi. Kütüphanemde bulunan en ağır kitapları seçip üst üste dizdim. Neufert ve Sanatın Öyküsü kitaplarına bu kadar muhtaç olduğumu hatırlamıyorum.
Sabaha kadar, o yıpranan sayfaları düzeltebilsin diye üst üste durdu büyük kitaplarım. Preslemekten başka bir çözüm bulamamıştım çünkü.
Ertesi gün uyanıp sabırsızlıkla kitaba baktığımda kısmen tatmin edici bir sonuç vardı. Gecekine göre iyiydi, sadece izler kalmış.
Şimdi kitap izleriyle birlikte, başka bir şehirde. Sümbüller çoktan solmalarına rağmen benle. Onu hatırlatsın diye.
İzleriyle birlikte.

14 Şubat 2010 Pazar

SEVGİLİLER GÜNÜ NEDİR?

Uzun yıllar önce insanlar evlenemiyorlarmış. Çünkü daha Esra Erol icat edilmemiş. Aziz valentin isimli bir Mahmut Tuncer çıkıp, “gelin düğününüzü kendi showumda ben yapayım, hem raiting kazanırım hem sizin işiniz görülür” demiş. Bu duruma sıcak bakan çiftler leblebi gibi tıkır tıkır evlenmeye başlamışlar. Evli çiftlerin hayatları monotonlaştığı için ülke çok sıkıcı bir hal almış. Bunun için kral aziz valentine gel kafanı keselim demiş o da gitmiş kesmişler. Bu mutlu günü her sene kutlamalıyız.

not:yola çıkıyorum, yazıya ilişkin resmi sonra çizerim

31 Aralık 2009 Perşembe

Bir Yılbaşı Hikayesi



Her yılbaşı döneminde yabancı çizgi filmlerde, bol hristiyan soslu Amerikan yapımlarında, oyuncakçılarda, vitrinlerde her yerde mantar gibi türeyen noel baba karakterlerine ulaşmak, “amca nedir senin derdin, ne diye dağıtıyorsun bu hediyeleri? Satsan şimdiye Sabancı kadar olurdun” diyebilmek için meselenin özüne, Noel Baba’ya ulaşmaya karar verdim ve babayı buldum.
izmir’de, elektrik sobasıyla ısınan bir apartman dairesinin şöminesi ve dolayısıyla geniş bir bacası olmaz, zaten olsa bile çocukluk çağımız geçtiği için noel baba bizi es geçer. O beni bulmayacağından benim onu bulmam gerek diye düşündüm ve ay ışığını izlemeye başladım. Yabancı çocuk filmlerini izleyenler bilir ki eğer geldiyse, sırf artistlik yapmak için dolunayın önünden uçarak geçer. Arkasında tüm haşmetiyle parıldayan aydan istifade ederek kendini büyükmüş gibi gösterir ve hoh hoh hooo diye bağırır. Ben pencere önünde pusuya yatmışken birden yüzümde bir tebessüm belirdi. Küresel ısınma ya da mevsim gereğince kopan gürültülü şimşek sesleriyle şiddetli bir yağmur hatta dolu başladı. Üstü açık kızakla bu yağmur altında n.h gezersin şimdi dedim kendi kendime. Benim bu halime dışarıdan bir tepkinin gelmesi gecikmedi. Arada bir dilenciler, tinerciler, yardım adı altında gezen dolandırıcılar ve bazen belki de gerçekten muhtaçlar kapıyı çalar. Öyle biri olduğunu sandığım amca aşağıdan zile bastı. Kapıyı açtım.
Cebimden bozuk para ararken o yaklaştı ve “Ne var ne istiyon?” dedi. Anlam veremedim. Durdu yağmurluğunun önünü açmaya başladı. Sapıkmış ulan diye düşünüp kapıdan içeri kaçmaya yeltenirken bir yandan da merakla sapığın içinde ne varmış diye izledim. Korktuğum şey çıkmadı. Noel baba kostümü çıktı. Hatta bu adam O’ydu. Gökte ararken yerde bulmuştum. Onu hazır bulmuşken o ana kadar içimde biriktirdiğim her şeyi saydım:
“Yalancı adam! Bize küçükken hediye getirecektin! Bu yılbaşında gelse de ateri getirse diye o kadar bekledim seni ama hiç gelmedin! Hep Amerikalı sarışın çocukları sevdin, bize bir faydan olmadı. Bana bu güne kadar bir kez olsun Noel babalık yapmadın! Şimdi hangi yüzle karşıma çıkıp da ben senin Noel Babanım yavrum diyorsun! İstemiyorum, benim senin gibi bir Noel babam yok defol git! Bak yaşına saygım var elimden bir kaza çıkmasın…” dedim. Ama meğer o benden daha dertliymiş. Beklemediğim yanıtlar aldım:
“Ne diye Noel Babalık edeyim sana, zaten öyle bir adım yok. Nasıl becerdiyseniz Aziz Nikola adımı söyleye söyleye Noel Baba yaptınız. Huzur evine terk edilmiş ihtiyarlar gibi yılda bir kez hatırladınız onda da hediye beklediniz. Amca nasılsın bir ihtiyacın var mı diye bir kere sordunuz mu ki hediye bekliyosunuz. Bir bayramda ziyaretime gelip elimi öptünüz mü hadi onu yapamadınız telefonla gönlümü aldınız mı? Bir de üstüne reklamlarda filmlerde kullandınız her türlü işe alet ettiniz. Maymun ettiniz resmen. O kadar ekmeğimi yediğiniz halde ne yüzle hesap soruyosun. Ben sana ateri alacam diye bir söz mü verdim? Bu güne kadar sözünü tutmayan bir sürü adam tekrar karşına gelmedi mi ben neden utanayım.” dedi. Haklıydı da. “Ya hep bu televizyonlardan oluyo, yabancı filmleri koyuyolar ordan gördüğünü ister çocuk” diyerek işi tatlıya bağlamaya çalıştım ama yutmadı. Ona karşı kendimi çok mahçup hissettim. Ama kendimi ezdirmek istemediğim için “Buraya kadar bunları söylemeye mi geldin şimdi?” diyerek hesap sordum. “Hayır” dedi. “Siz gençsiniz, sizde güzel parfümler olur, yılbaşı dolayısıyla içkiyi fazla aldım, evde hanım kokusunu alırsa acayip kızar” dedi. “Amca parfümle olmaz sakız çiğne” deyip naneli bir sakız verdim. Çiğnedi, “Nefesimi kokla bakayım geçmiş mi” dedi kafamı uzattım. O filmlerden alışık olduğumuz itici kahkaha sesiyle “HOH HOH HOH HOOO” dedi. Koku geçmemişti ama bu vakitte kapıdaki yaşlı adamla ne uğraşacam diye düşünerek “Evet geçmiş” dedim. Çok sevindi ve Hoh’lamaya devam ederek gitti.

30 Kasım 2009 Pazartesi

Mutluluğun resmi

Mağazanın ofis bölümüne geçerken biraz tedirgin biraz da heyecanlıydım. Diğer müşterilerin hiç giremediği ve hatta varlığını bile bilmedikleri bu kısma ben girebiliyor, kapıdaki “Görevli dışındakiler giremez” yasağının dayanılmaz cazibesiyle kapıdan içeri geçiyordum. Görevsiz biri olarak görevlilerin kısmına geçebilme sebebim sadece iş yeri sahibinin eski bir tanıdığımız olmasıydı. Lüks gözüksün diye parlatılmış, sahte deri kokulu koltuklara yayılırken bana “Çay içen mi yiğenim?” diye sordu. “Yok sağ olun, gerek yok.” dedim. Aslında çay içmeyi istiyor olsam da beni çaydan daha çok meraklandıran şey onun makam koltuğunun arkasındaki devasa soyut resimdi. Neden böylesine önemli bir duvara bu resim seçilmişti. O eskilerin esnafı edasının altında modernist bir kişilik mi vardı?, Sanatla ne kadar ilgiliydi? 30 yıldır kesmediği bıyıklarına, şiveli konuşmasına, muhafazakar duruşuna aldırmadan sanat için cüretkar pozlar verebilir miydi mesela? Yıllarca O’nu yanlış mı tanımıştım? Kafamda bu sorular dolanıp dururken bu durumu anlamış olacak ki o da dönüp resme baktı.

“Nası olmuş yiğenim?” dedi, gördüğüm sanat tarihi derslerine ayıp olmaması için, “Renkler ustaca kullanılmış ancak hatlardaki kararsızlıklar da gözden kaçmıyor, belli ki kaotik bir ortam vurgulanmak istenmiş” gibi birkaç cümle uydurmak istedim. Ama ben bu cümleleri hazırlarken o “Ben yaptıydım, adı mutluluğun resmi” deyince ikinci kez şok oldum. Devamında da şu açıklamayı yaptı:
“Dükkanı çıraklara bırakınca onlar çeviriyolar bana da çalışmak zor geliyo zaten artık. Gün boyu burda bilgisayar başında zaman geçiriyom. Bilgisayarda yapabildiğim tek şey solariteyi açıp oynamak. Benim için mutluluk artık solariteyi bitirince o iskambil kağıtlarının ordan oraya zıpladıkları anı izlemekten ibaret. Zaman zaman oyunda başarısız olduğumda dönüp bu resme bakar kendimi tatmin ederim.”

“Abi, ben aslında bir çay içerim” dedim, çayım geldi ve her ikimiz de mutlu olduk.

28 Kasım 2009 Cumartesi

Resim-İş Vol.1 Kasımda resim başkadır...


Bu dersi okul hayatımda kendimi en rahat ifade edebildiğim ders olması sebebiyle tek bir yazıya sığdırmak istemiyorum. Bana kendimi sınıfın süper starıymış hissi verdirtmesi, sadece sınıf arkadaşlarımın değil hocaların da ders boyu tepeme gelip beni izlemeleri de buna sebeptir.
Ona isim olarak neden resim-iş dediler, “resim” kelimesi bir başına çok mu basit geldi, yoksa sadece iş olsun diye mi eklendi o iş. Bu işi kimse önemsemedi ve nerdeyse kimse söylemedi yıllarca. Ona kısaca resim dendi. Çünkü bu derste herkes sadece resim yapardı, işi düşünmeden. Ama derslerden birinde ben öyle bir iş ettim ki resim o işin gölgesinde kalmıştı.
90’ların başlarında, henüz genç kızlar “Tarkaaaaan!” diye bir yerlerini tam olarak yırtmaya başlamamışlarken, resim derslerinde gördüğüm Tarkan muamelesinden sıkılmaya başlamış farklı bir şeyler yapmak istemiştim. Çünkü resmen fikirlerim çalınmaya başlamıştı. Ben ne çizersem sınıfın yarısı benim resimlerime bakıp aynını çizmeye başlıyordu. Onların düşük not almasını istemek gibi bir kötü bir niyetim de yoktu. Ama nasıl ki ben düşünüp yeni bir fikir üretebiliyorsam onlar da yapmalıydı.
Yine bir kasım ayı olmalıydı ki öğretmenimiz 10 Kasım’la ilgili bir resim yapmamızı istemişti. İlkokul öğrencisi kapasitesine sığacak kadar düşünüp taşınıp konuyla alakalı bir resim çizmeye başladım. Ama o, benim resmime bakıp da çizmeye başlayanlar -hep yaptıkları gibi- bu sürede zaman geçirdi. “Fazla resim kağadın var mı, benim dosyam evde kalmış ya”, “Hocam, Naim boyalarımı almıştı getirmemiş” gibi benzer konuşmalarla oyalanıp geldiler. Onlar gelince ben bir sahtekarlık yaptım ki hala bu sahtekarlığımla gurur duyarım. Masama geldiklerinde, kendi çizdiğim resmi saklayıp yan tarafta konuyla alakasız çizdiğim başka bir resmi önüme çektim. Bu alakasız resme aptal aptal bakıp gittiler. Dersin ilerleyen dakikalarında resim öğretmenim yanıma gelip bu duruma şahit oldu ve gülmeye başladı ama bir şey söylemeden gitti. Sınıfın yarısının 10 Kasım resminde Kızılay çadırı çizmesine sebep olmuştum. Pişman değilim yine olsa yine yaparım. Millet düşünmeyi beceremiyorsa dalga geçmek mübahtır.